23 Haziran 2011 Perşembe

Liselinin Filmi: The Hobbit ve Oyuncu Kadrosu

Efendim duydum ki Peter Jackson'ın yeni filmi The Hobbit'in oyuncu kadrosu belli olmuş. Açtım baktım The Lord of The Rings ile arasındaki fark nedir bu kadronun diye. Pek de bir fark olmadığına şahit oldum. Erkek oyunculardan Orlando Bloom adlı delikanlı yine erkek güzeli elf Legolas rolünde. Kızlarımız bu habere pek bir sevinmiş olsa gerek ama çok da sevinmeyin ek bir görsellik yok sizin için. Belki Orlando soyunur adelelerini falan gösterir onu bilemem ama bu çok ufak bir ihtimal dahilinde gerçekleşir benim kanaatimce. Ayrıca çıkıp da bu filmde Hollywood'un Cem Uzan'ı Hugo Weaving'in sizlere çıplak vücudunu sergileyeceğini sanmıyorum. Zaten gösterse de o tipe sahip bir adamı görmek istemezsiniz.

Neyse asıl konumuz bu kadroda yer alan Evangeline Lily adını verdiğimiz Lost'un güzel hanımı. Lost'ta tam olarak bizlere beklenen capsleri veremeyen Evangeline'den açıkçası ben bu filmde biraz olsun ümitliyim. Zira Peter Jackson da beş parasız kalmış liselileri sinema salonlarına çekmesi için de büyük bir şansa sahip elindeki bu hatunla. Evangeline bu filmde Taurel adlı bir elfi canlandıracak. Aldığım duyumlara göre de Taurel "Kasvetormanı Kızı" anlamına geliyormuş. Zira ormanda yaşıyorsa pek kıyafet giymediğini açık saçık ortalıklarda takıldığını düşünüyorum ve ormanın kaslı erkeklerine iş atan bir role sahip olduğunu da varsayıyorum. Koskoca The Hobbit filminde sadece savaş değil pompa gibi unsurlar da yer alacaktır. Umarım 2012'ye çok fazla zaman olmasına rağmen sizi bu film için heyecanlandırmışımdır.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Kaybediş

Çıplak vücudunu yan apartmandaki balkonlara doğru çevirmiş uzanıyordu yengesinin balkonundaki bir çay bahçesi sandalyesinde. Sanırım 3. kırmızı tuborgunu yudumluyordu. Kardeşi ortamdan sıkılmış olacaktı ki az önce içeri gidip yatmıştı. Kardeşinin manitası yani yengesi de aynı şekilde... 1. kat balkonunda artık 4 kişiydik. Benim ve onun dışında bir de çift vardı. Çifti oluşturan erkek benim gibi adamdı rahat rahat muhabbet ediyor, onun yaptığı erkek muhabbetlerine bayılıyordu. Kız ise birey epey korkmuştu ondan, muhabbetinden ve çıplak vücudundan. Tüysüz, kassız göbeksiz ama kilolu vücudu salondan gelen ışık ile parıldıyor, ağzından çıkan incisözlük esprileriyle daha bir tüysüzleşip kassızlaşıyordu. Arada sırada karşısına aldığı apartmanda yaşayan 2 rusa mavi boncuk dağıtmaya çalışıyordu fakat rusların iplememesi ile bunalımlı bir geceye giriyordu. Bir süre sonra karşısındaki apartmanın en üst katına bakarken yakaladım onu. Bir şeyler izliyor ve heyecanlanıyordu. Ben de bakınca anladım ki bir kaslı adam gölgesiydi izlediği. Sırtı bize dönük kaslı adamın kafa gölgesi aşağı doğru kaymıştı ve kısmen görebildiğimiz omuz gölgeleri hızlı şekilde hareket ediyordu. Ben de çözmüştüm olayı hemen, sonuçta 22 yaşındaydım ve bir ilişkide neler yapıldığı konusuna oldukça hakimdim. Çocukça bir heyecan kapladı dört bir yanımı. İkimizde bebek gibi olmuştuk. O heyecanla ortamın içine daha da ederek çifte gösterdik kaslının dairesini. "Benim gibi adam" her ne kadar bu sahneyi beğense de sevdiceğinin hoşuna gitmemişti. Onun, kızın o geceye bir engel olduğunu düşündüğünü çok iyi seziyordum. Az sonra da zaten kızdan, kızın yanına fırlattığı tişörtünü isteyip "benim gibi adamı" ve beni de alıp Taksim’e gitme teklifi yapacaktı. Ama yalnızca benden olumlu yanıt alacaktı. İkimizde gecenin neler getireceğini bilmeden düştük yollara. Onun Taksim’de tanınmış simalardan olduğunu her mekana rahatça damsız girip çıkabildiğini önceden biliyordum fakat onu ilk defa böyle ortamlarda gözlemleyecektim, benim için de asıl önemli ve eğlenceli kısmı buydu.

Mekan 1
Kapıdaki 2 güvenlikle (güvenlikte neyse artık bildiğin badigard adamlar) sarıldı tokalaştı falan sonra cool bir biçimde içeri girdik. “Üst kata mı çıkalım yoksa biraz burada takılalım mı?” diye sordu. 1. kat elektronik müziklerin çalınıp, hiç havalı ve yakışıklı olmayan erkeklerin dans ederken kız kaldırdığı bir yerdi. Dans konusunda beceriksiz olduğum için (en son yılbaşında Ajdar dansı yapmıştım o da ayrı bir konu) bu katı pas geçip yukarı çıkmayı istedim. Yukarı katta ise Taksim’in diğer tanınmış simaları bulunuyordu. Tam istediğim gibiydi. Hemen gidip bir bira ısmarladım ona. Sonra bir köşeye oturup tuzak kurduk. Tuzak kurmak onun ilgi alanıydı. Tuzak kurmak genelde erkeklerin, istisnai durumlarda kızların, yüksek ayaklı sandalyelere tam oturmayıp hafifçe kıçını yaslayarak etrafı kesmesidir. Bir 10 dakika kadar oturduk. Bu 10 dakika içerisinde az ilerimizde oturan Umut Sarıkaya’nın çeşitli esprilerinden ve ne kadar yarrak gibi hareketleri oluşundan bahsettik. Yan masasındaki kızlara yazış biçimi bana ve gelecek nesillere bir örnek niteliğindeydi. Sempatiği oynamak isteyen hiçbir gencin yapmaması gereken hareketlerdi. Zaman geçtikçe ne Umut’a ne ona ne de bana iş düştü. Biz de çareyi aşağıya dans edenlerin arasına karışmak ve orada tuzak kurmakta bulduk. Yaptığım gözlemler sonucunda yabancı erkeklerin, Türk erkeklerinden daha avantajlı olduğunu, ortak bir dil konuşamadan bile sadece yes, okey vb. kelimeler ile Türk kızlarını tavlayabildiklerine şahit oldum.
Bütün umutlar tükenmek üzereydi. Artık gece için son kez çabalıyorduk. Yukarı çıkıp boş bir masaya oturduk. Ben hedefimi belirledim ve ona gösterdim. Birkaç dakika sonra hedefim yan masamızdaydı. Sigara istedi hedefimden ve istemesiyle birlikte hedefim masamıza ceylan gibi sekerek gelmişti. Fiziki açıdan pek bir ceylana benzemese de -kısmen foku andırıyordu, şaka şaka- sarı saçları, yeşil gözleri ve seksi sekreter gözlüğü ile eksilerini artılara dönüştürmüştü. Hedefi puanlamak gerekirse 10 üzerinden 7 verebiliriz. Zaten her insan puanlanırken 5 puandan başlanır. Hedefin artıları büyük çerçeveli kemik gözlük, daha sonradan öğrendiğimiz memleketi Canada ve kendisine yakışan bir balıketiydi. Tek eksisi ise hayatta sevmediğim açık ayakkabı, sandalet ve parmakarası terlik sistemlerinden parmakarası terlikleriydi. Asıl konuya geri dönersek, hedef masamıza oturunca bize kendini tanıttı, adının Eden olduğunu öğrendim. Eden kelimesini daha önce izlediğim süpersonik gerilim filmi Eden Lake’den biliyordum. Pek zengin olmayan ingilizce kelime haznem üzerinden prim yapma çabalarına da girmiş oldum böylece. Eden’ın ne kadar güzel bir isim olduğunu, cennet anlamına geldiğini bildiğimi söyledim. Sonra Canada üzerinden de prim yaparım diye düşündüm. Hepimizin sevdiği How I Met Your Mother’daki Robin Scherbatsky konusunu açtım. Bilmediğini söyledi ve konu kapandı. Gerçekten bir Canadalının Robin’i bilmemesi benim ondan sadece soğumama değil, gitgide “Cadanalı”(Adanalı conoların kısa yazılımı) biri gibi gözükmesine sebep oldu. Son kozumu da oynamayı istedim nedense. Vücudu, tipi ve tarzı “suicide girls” adlı kızları andırdığı için yeni bir konuya da ordan girdiğimde kızın ne kadar boş bir kız olduğunu anlamıştım. Fakat yine de bunlar bana engel değildi. Sonuçta benim için sadece bir avdı bu Eden.

Mekan 2
Eden ve 3 arkadaşı (biri kız) bizi gey bara götürmeye ikna etti. Gey bar olduğu için gruptaki 2 kızdan para alınmamasını rica ettik ve 3 erkek ücretli olarak girdik. İtliğin, kötülüğün, ahlaksızlığın dibine vurulduğu bu mekanda cool takılmayı yeğledim. Bir köşede dans etmeden durdum. Eden ise ortamdaki her türlü ahlaksızlığa ayak uydurmuştu. Çılgınca dansını birkaç dakika sonra yanına gelen bonus kafalı bir veletle emişerek süsleyecekti.

Mekan 3
Eden ve arkadaşlarından ayrılmıştık. Artık hemen hemen bütün mekanlar kapanmıştı ama o tecrübeli bir taksim çocuğuydu. Hangi saatte hangi mekan açıktır çok iyi biliyordu. Ara sokaklardan ilerleyip 5 katlı bir binanın terasına çıktık. Ankaralı Namık gibi bir adamın şarkısı çalıyordu. Açık bir alanda birkaç adam göbek atıyordu. Eski çirkinlerden (google ödevi açın bakın) oluşmuş kadınlarsa adamlara değişik bir tür kucak dansı yapıyordu. Göbek atan adamlardan birinin kafasıyla götü yer değiştirmiş gibiydi. Birinin ise saçları ve sakalları sararmakla kalmamış 3 4 tane kalan dişleri de sararmıştı. Gelene gidene masaj yapıyor ve yüksek sesle kahkaha atıyordu. “Nerden geldik ooolum buraya?” dedim. “Ooooğlum burada bira 2.5 lira” dedi.

5 Mart 2010 Cuma

"Yuh!" dedim artık!



Aylardır beklediğim canımızdan çok sevdiğimiz Tim Burton'ın yeni filmi Alice in Wonderland'e gitmeyi planlamıştım dün. Duydum ki gençtürksel kampanyası başlamış sinemalarda tekrardan. Madem öyle çağırayım bütün arkadaşları dedim ve yaptım bir organizasyon. Hay yapmaz olaydım! Sabah erken kalkıp seanslara baktım. Doğrusu çok şaşırdım. Böyle bir film neden bu kadar az sinemada gösteriliyor diye. Bırakın onu 3D gösterimi neredeyse hiçbir yerde yok denecek kadar az. Hatta orjinal altyazılısı da aynı şekilde... Neyse baktım ki Mecidiyeköy Cevahir'de var 3D orjinal altyazılı. Söyledim kankarellalara şu saatte sinema falan filan... Erkenden gittim bilet almak için fakat bir de baktım ki Ceva'da da türkçe dublaj! Peki gider miyim buna ben? Nah giderim!
Johnny Depp'in sesini türkçeye çevirenlerin aklına ediyim afedersiniz!


2 Yıl Önce...


Bir haftasonumu Tim Burton'ın yeni filmi Sweeney Todd ile süslemek istiyordum. Soluğu Bakırköy Capacity'de aldım. Feci bir bilet sırası var sinemada. Herkes Recep İvedik'i izlemeye gidecek tabi ki, sinema anlayışları o bizim insanlarımızın. Neyse 20 30 dakika kadar gişe kuyruğunda bekledikten sonra sıra bana geldi nihayet. Görevli bayana Sweeney Todd filmine bir bilet istediğimi söyledim. "Filmin bir müzikal olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. "Elbette biliyorum." dedim. "Gitmek istediğinizden emin misiniz?" diye bir soru daha sordu. İçimden küfürler etmeye başlamıştım. Neyse yerimi seçtim parayı vericem derken yallı karı bu sefer de "üzgünüm ama film bugün gösterilmeyecekmiş." dedi. Onun yerine de Recep İvedik'i koyduk dedi. İçimden "Allah belanızı versin o zaman." dedim ve evime döndüm.

29 Ekim 2009 Perşembe

Haydi Gençler Siz de Çadır Kurun ;)



Evet görmüş olduğunuz gibi Meet Bill filminden bir sahneyle karşınızdayım. Maksadım oturup burda filmi eleştirip prim yapmaya çalışmak değil. Filmi övmek hiç değil. Ama illa film hakkında bilgi vermemi falan istiyorsanız da bilgi falan veremem oturun izleyin. Zaten bütün gün okulunuzda, iş yerinizde, evinizde sürekli facebookta sürtüyorsunuz, azcık işe yarayın bari. Neyse asıl anlatmak istediğim sahne ile müzik uyumu. Bir filmi daha çekici yapan unsurlardan biri de müziktir ki bu filmde de bunu iyi kullanmışlar. Çok sıradan giden bir film Meet Bill, taa ki bu sahneye kadar. Vallaha içim kımıl kımıl oldu bu sahne de bi canlanma geldi bana izlerken. Sahneyle de bir hayli uyumlu Röyksopp'un "What Else Is There" adlı şarkısı. Haydi şimdi videoyu izleyin, siz de çadırınızı kurun. ;)

28 Ekim 2009 Çarşamba

Full Moon



Kendisini pek sevmediğimiz Twilight filminin soundtracklerinden biridir kendisi. Daha önce bu "The Black Ghosts" adlı grubu duymamıştım. Sağol, var ol Twilight. Kitabını zaten seviyordum, filmini de artık seviyorum bu şarkıyı bana dinlettiğin için, bu grubu bana tanıttığın için. Gene izlicem seni. Gene görcem ciğerim Bella'mın bu şarkı eşliğindeki Forks'a yolculuğunu.

15 Ekim 2009 Perşembe

Naylon Etkisi

Zar zor uyandığım bir 19 Mayıs sabahı havanın açık ama esintili oluşuna aldırmayıp üstümde bir tişört ve bir şortla çıktım dışarı. Havanın ilerleyen saatlerde çok ısınacağını düşünen ben dışarı adımımı attığımdaki soğuk hissine aldırmadan yola koyuldum. İlk önce Kabataş’a gidip tam 17 arkadaşımla buluşacak ve sonrasında onlarla Büyükada’ya gidecektik. Kabataş’a vardığımda benden başka şort giyen insanın olmaması beni derinden yaralamıştı. Kendimi bu yüzden suçlamamam gerekti ve üzerinde daha fazla durmamalıydım yoksa bütün günü mutsuz bir şekilde geçirebilirdim. Vapurun kalkma saati geldiğinde metrolarda, tramvaylarda ve akbil yükleme gişelerinde anons yapan kadın gibi konuşan iş kadını gibi kız Nilüfer ortalıklarda yoktu kendisini 3. kez aradığımızda Beşiktaş’ta Üsküdar iskelesinde olduğunu söylemişti. Vapura binip Nilüfer’i arkamızda bıraktık. Neyse ki anonsçu kız Nilüfer şanslıydı ve bir sefer daha vardı binebileceği. Adaya indiğimizde başka vapurlardan gelecek birkaç arkadaşı beklemeye koyulduk. O sırada beklemenin verdiği stres ve rahatsızlık beni harekete geçirmiş, kendimi bizim Trabzonlu Serdar’la şakasına kavgaya tutuşmuş olarak buldum. Tam olarak kavgaya tutuşmasak da teknik açıdan bir kavgaya benziyor gibiydi. Ben ağzım burnum dağılmasın diye Serdar’dan geri geri kaçarken kendimi çarpıttığım (bu fiili ilk defa böyle bir cümle içinde kullanarak anlamını değiştirdim he mi?) arkamdaki varlıkları görmemiş olmalıydım. Zaten geri geri giden bir canlı nasıl arkasını görebilsin ki öyle değil mi a dostlar? Arkamda kendimi çarpıttığım insanlar nasıl insanlardı acaba diye düşünmeye kalmadan bana gereken cevabı kendileri verdiler. Şu an bu yazıyı yazarken, aslında ne dediklerini pek hatırlamıyorum ama sanırım “Önüne baksana beeeeeeeee!” ve “Yuuuhhh dikkat etsene beeeeee!” gibi bunların türevi olan laflar söylemiş olacaklardı ki “Ahha! Bu bir Fedon kılıklı Bayan Moda Yaşlısı” dedim o an. Gerçekten de haklıydım. Bir Bayan Moda Yaşlısı ve onun kılıbık, haram para yemiş, pezevenk görünümlü eşi önüne bakmadan yürümekle kalmıyor bir de “önüne baksana” diyerek geri geri giden bana akla zarar bir laf söyleniyordu. “Neyse sakin olmalıyım” desem de içimden tutamadım kendimi ve o an aklıma ilk gelen şey olan Kutsal Damacana’nın en sevdiğim repliğini haykırdım arkalarından. “Ulan devleti soyup soğana çevirdiniz bee! Orrr.sssp. çocukları!”. Bu laflar ağzımdan filmdeki replik icabı yavaş yavaş çıktığı için dingil çiftle aramız çok açılmıştı. Maalesef duyuramadım sesimi. Olmadı yapamadım, beceremedim. Yenilginin verdiği acı bütün vücudumu sarmıştı ve ben günü kurtaramazdım.
Moda yaşlılarının bende bıraktığı etki ada dönüşü azaldı. Artık çift aklımdan yitip gidiyordu.
Vapura bindiğimde hiçbir yerin boş olmaması şaşırtmamıştı beni. Zira çift g.tlü kadınlarla dolu olan vapurda bir koltuğa oturan kadın sayısı normalde 4 iken 2’ye düşmüştü. Nilüfer çakallığı sayesinde boş bir yere oturmuştu. Beni de yanına çağırıp sığdırmaya çalıştı koltuğa. Fakat popomun sol lobu dışarı taştığından dolayı hemen yere tezgah kurdum. Genç velet kızlardan ve bir bebek bekleyen çiftten oluşan karşılıklı 2 koltuktan birindeydi akbil gişesi bayanı Nilüfer. Her şey sıradan ve gayet güzel giderken bir canavar gelip koltuğa sıkışmaya çalıştı. Sarı saçlı mavi gözlü bunların aksine pislik tipli 50 yaşlarındaki yüzsüz kadın kenafir gözlerini koltuğa dikmiş ve eyleme geçmişti. Koltuğa oturmayı başaramayan kenafir gözlü Nilüfer’in üstüne oturmayı başarmıştı. Zavallım Nilüfer sesini çıkaramamış kenafir gözlere boyun eğmişti. Bu durumu kabullenemeyen ben sırf karıya kıllık olsun diye çift kişilik yer barındıran g.tünü titretmeye çalıştım. Evet, cep telefonu yardımıyla bunu başarmıştım fakat kadın hissiz ve yüzsüzdü, yılmıyordu. Bütün bunların üstüne yanındaki velet kızların omzuna dayamıştı kafasını. Bir sevgili gibi uyuyordu tanımadığı omuzlarda. Genç kızların hayret içeren bakışlarına şebek gibi gülerek karşılık veriyordu. Bir sonraki durakta inen kızların ardından laflar etmeye başladığını da duyuyordum. “yer de vermiyorlar” gibilerinden laflar eden kenafir gözlü bu lafların ardından fenalaşmaya başladı. Herkesten poşet istemeye başlayan kenafir gözlü hıyar sanırım kusacaktı. Kirli mavi gözleri alev alev yanmaya başlamıştı ve artık bütün yolcular için bir tehlike unsuruydu o vapurda. Nihayetinde, içine migrosta maydonoz, domates ve bir takım sebze,- sistemleri konulan bir naylon buldu ve böğürmeler başladı. Nilüfer gözlerini kapamıştı, ben ise olan biteni şaşkınlıkla seyrediyordum. Bebek bekleyen çifte gelince ter dökmekle meşguldüler ve bu olayın bebeklerinde bırakacağı etkileri düşünüyorlardı. Böğürmeler bizi de böğürtecek kadar kıvama gelince sarı sarı kusmukla doldurdu naylonu. Kokusu her tarafa sindi. Birkaç dakika sonra da indi vapurdan. Sabah Moda yaşlısı, akşam kenafirli yaşlı benim ise gözler yaşlı…